Bilinçdışı Suçluluk: İçimizdeki Görünmez Yargıç
- Ali Özdemir
- 7 Mar
- 2 dakikada okunur
İnsan ilişkilerinde bazen anlamlandıramadığımız duygular yaşarız. Sevdiğimiz birine karşı ani bir öfke hissederiz, ardından içimizi tuhaf bir huzursuzluk kaplar. Ya da ortada belirgin bir neden yokken kendimizi yetersiz, değersiz veya “yeterince iyi değilmişiz” gibi hissederiz. Çoğu zaman bu duyguların sebebini dış dünyada ararız: insanların davranışlarında, yaşadığımız olaylarda ya da başarısızlıklarımızda. Oysa bu duyguların kaynağı çoğu zaman iç dünyamızda, farkında olmadığımız bir yerde saklıdır.
Şair Samuel Taylor Coleridge bu durumu çok çarpıcı bir şekilde ifade eder:“Sevdiğimiz birine öfkelenmek, beyinde delilik gibi işler.”
Gerçekten de sevdiğimiz birine karşı öfke hissetmek çoğu insan için zor bir deneyimdir. Çünkü zihnimizde sevgi ve öfke aynı kişiye yöneldiğinde içsel bir çatışma ortaya çıkar. Bir yanımız o kişiyi korumak ve sevmek isterken, diğer yanımız kırılmanın, hayal kırıklığının ya da öfkenin taşıyıcısıdır. İşte bu noktada suçluluk duygusu devreye girer.
Ancak bu suçluluk çoğu zaman bilinçli değildir. Çünkü böyle bir duyguyu açık şekilde hissetmek oldukça zorlayıcı olabilir. Bu nedenle zihin, bu duyguyu geri plana iter. Fakat geri plana itilmiş olması onun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bilinçdışı suçluluk, farklı şekillerde hayatımızda kendini göstermeye devam eder.
Örneğin bazı insanlar çevrelerinden gelen onay ve takdire diğer insanlara kıyasla çok daha fazla ihtiyaç duyarlar. Küçük bir eleştiri bile onları günlerce düşündürebilir. Bunun nedeni çoğu zaman sadece özgüven eksikliği değildir. İç dünyalarında “Ben aslında yeterince iyi biri değilim” gibi derin bir şüphe taşıyor olabilirler. Bu nedenle başkalarının sevgisini ve onayını bir tür kanıt gibi ararlar.
Benzer şekilde bazı insanlar kendilerinden genel olarak memnun değildir. Dış görünüşleri, yaptıkları iş, başarıları ya da yetenekleri konusunda sürekli bir eksiklik hissederler. Halk arasında çoğu zaman “aşağılık kompleksi” olarak adlandırılan bu durumun arkasında, kişinin kendisini sürekli eleştiren güçlü bir iç sesi bulunabilir.
Bu noktada gelişim psikolojisi ve ilişki kuramları bize önemli bir şey söyler: İnsanlar çocukluk yıllarında, özellikle bakım verenleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden kendileriyle ilgili bir değer duygusu geliştirirler. Eğer çocuk sevgiyle birlikte yoğun eleştiri, yüksek beklenti veya duygusal mesafe de deneyimlediyse, zamanla iç dünyasında oldukça sert bir “iç eleştirmen” oluşabilir. Bu iç ses yetişkinlikte de devam eder ve kişi çoğu zaman farkında olmadan kendini yargılamaya devam eder.
Bilinçdışı suçluluk çoğu zaman sevdiğimiz insanlara yönelik bastırılmış öfke duygularıyla da ilişkilidir. İnsan zihni aynı anda hem sevme hem de kızma kapasitesine sahiptir. Ancak birçok kişi özellikle sevdiği insanlara karşı hissettiği öfkeyi kabul etmekte zorlanır. Zihin bazen şu tür bir korku üretir:“Eğer içimde bu kadar öfke varsa, sevdiğim insanlara zarar verebilirim.”
Bu düşünce çoğu zaman bilinçli değildir ama kişinin iç dünyasında güçlü bir suçluluk yaratabilir. Sonrasında kişi kendini daha fazla eleştirebilir, daha çok onay arayabilir ya da ilişkilerinde sürekli “yeterince iyi olma” çabası içine girebilir.
Psikolojik destek sürecinde en önemli adımlardan biri, kişinin kendi duygularını daha açık bir şekilde tanıyabilmesidir. Çünkü insanın iç dünyasında hem sevgi hem de öfke için yer vardır. Sevdiğimiz insanlara zaman zaman kızmak, kırılmak ya da hayal kırıklığı yaşamak insan olmanın doğal bir parçasıdır.
Bu duygular bastırılmak yerine anlaşılabildiğinde, kişinin kendisiyle kurduğu ilişki de değişmeye başlar. İçimizdeki sert yargıç yavaş yavaş yerini daha anlayışlı bir sese bırakabilir.
Bazen sorun duyguların varlığı değildir.
Sorun, o duygulara zihnimizde yer açamamamızdır.


Yorumlar